31 Ağustos 2008 Pazar

ABD SANILDIĞI KADAR GÜÇLÜ MÜ?

Pekçokları, en başta da arkasına AB bayrağını almadan televizyona çıkamayan Sakaşvili, AB ile ABD’nin Gürcistan’ı savunmada, Rusya’yı engellemede gösterdiği zaafiyete şaşırdı. Bu zaafiyeti dar güncel duruma olduğu kadar tarihsel dönüşümlere bağlayanlar da var. Ama zaafiyetin nedeni ne olursa olsun, Batı Rusya’yı Abhazya ile Güney Osetya’dan çıkarma umudundan yoksun; Courrier International dergisinin kapağı, Batı efkar-ı umumiyesinin ruh halini özetliyor: “Gürcistan: Moskova’nın Zaferi”; yenilgiyi duyumsuyorlar.

Hayret, oysa dünyada bir kuşak, ABD’nin mutlak egemenliği söylemleriyle yetişmişti; sağda tarihin sonu kutlamalarına, solda her yerde hazır ve nazır Amerikan imparatorluğu saptamaları eşlik ediyor, Batı’nın zaferleri teori katına çıkarılıyordu. Oysa şimdi, Rusya’nın çıkışı karşısındaki çaresizlik, ABD ile Batı’nın uyandırdığı bu izlenimi kuşkuya düşürdü; doğal olarak, kuşku, son gelişmelerle sınırlı kalmayıp Batı’nın geçmiş zaferlerine de taşıyor. İster istemez şu soru gündeme geliyor: ABD gerçekten de o kadar güçlü müydü? Zaferler ideolojik süslerinden arındırılarak irdelendiğinde, bilinenden farklı noktalar ortaya çıkıyor.

Gerçekten de, tek kutuplu dünyanın zaferlerine bakıldığında, ABD ve genel olarak Batı’nın, kendisine topyekün direnen bir rejime karşı zaten eskiden beri çaresiz kaldığı görünüyor. Kuşkusuz, belli bir gücü var; muhalif rejimlere en başta ekonomik zararlar verebilmektedir. Ama Batı, ısrarlı bir düşmanının iradesini askeri ya da siyasal tazyikle kırmada her zaman başarısız kalmış; zafer ancak belli rejimler üzerinde ve belli yollarla kazanılabilmiştir.

Sovyetler Birliği’nin dağılışı mı? Gorbaçov, Sovyetler’in Batı’ya karşı kurduğu tüm ideolojik, siyasal, özellikle de ekonomik sınırları tek yanlı olarak çözdükçe, içeride kendisini haydeleyen çıkar çevrelerini Batı’yla buluşturdukça Soğuk Savaş’ın zaferini de Batı’ya armağan ediyordu. Büyük acılar yaşanmış, tek bir kurşun atılmamıştı. Gorbaçov demokrasi şampiyonu olarak tarihe geçeceğini düşünürken, Sovyetler’i parçalamakta, ünlü “şok terapilerini” uygulamakta çekinceli olduğundan, Batı’nın Rusya’daki yeni kolu Boris Yeltsin tarafından aşağılanarak devrildi. Sovyetler’in sonunu Boris Yeltsin ilan etmişti. Yeltsin’i Gorbaçov yükseltmişti.

Saddam, Arap milliyetçisi rejimler içinde Amerika’ya en yakın olandı. Saddam’ın İran’la savaş öncesinde Batı’yla güçlü ilişkiler kurduğu biliniyor, hatta Kuveyt işgali için ABD’nin Irak Büyükelçisi April Glaspie’den onay aldığı ortaya çıkmıştı. Bundan sonra kendi ailesine kadar uzanan bir kuşkuculukla Amerikan ajanı arayan Saddam’ın, zamanında kurduğu bu ilişkilerden kolaylıkla sıyrılamadığı anlaşılıyor. İkinci Körfez Savaşı’nda haritalara alınmayan Umm-Kasr köyünü bile ele geçirememiş Amerikan ordusunun, Bağdat’ı nasıl çabucak teslim aldığı ABD’de bile hala tartışılan bir sorudur; ama bugünden bakınca Amerika’nın, Irak ordusu ve yönetenleri içinden epey “collaborator,” işbirlikçi bulduğu kesindir.

Yeni Dünya Düzeni’nin büyük zaferlerinden sayılan Yugoslavya da, bu bakımdan istisna değildir. Sosyalist kamp içinde Batı’ya en yakın ülke olmuş Yugoslavya’da Miloseviç, ikinci Tito olma hayaliyle olanak tanıdığı Batı yanlısı kliklerin ve Rusya’daki Yeltsin iktidarının diplomasisi sonucu, NATO’ya karşı inadını sürdürmeden geri çekildi; kısa süre sonra bu kliklerce devrildi ve, pek çok Sırp’a göre, savaş suçlusu olarak Batı’ya “satıldı”. Eski Republika Srpska, Bosna Sırp Cumhuriyeti lideri Radovan Karaciç’in de, zamanında Richard Holbrook’la gizliden nasıl el sıkıştığını bugünlerde öğreniyoruz.

Örnekleri renkli devrimlere doğru çoğaltmak mümkün. Ukrayna, SSCB dağıldığı andan itibaren ABD yanlısı örgütlenmelerin cenneti haline gelmişti; bu örgütlenmenin yolunu da en başta, tüm Rusya yanlılarının desteğini almasına rağmen Avrupa Birliği’ne girme hedefini ilan eden Başbakan Viktor Yanukoviç açmıştı. İktidar mekanizmasına kendisinin çektiği güçler, hantal Yanukoviç’i Turuncu Devrim’le tarihin dipsiz kuyusuna attı. Kafkasya krizinin kaynağı olan Sakaşvili de aynı kalıptan çıkmadır. Şevardnadze Gürcistan’ın Gorbaçov’u ise, Sakaşvili de Gürcistan’ın Yeltsin’idir; ABD’nin yetiştirdiği Sakaşvili, Şevardnadze tarafından yükseltilmiş ve temkinli Şevardnadze’nin ağır kaldığı bir süreçte onu kolaylıkla çökertmişti. Şevardnadze’nin çöküşü, tıpkı Pervez Müşerref’inki gibi, kendini yaşlı kurt olarak gören bir siyasetçi için hazin bir sondur.

Kısacası, yeni dünya düzeni zaferlerinin hepsinde, kalenin kapısı, bizzat kalenin yöneticileri tarafından, istilacılara açılmıştı. Bu yönetimlerin hepsi, kendi gelişmelerini Batı ile dar çıkar ilişkileri kurarak, onlara çeşitli siyasal ödünler vererek sağlayabileceklerini düşünüyorlardı. Sonun başlangıcı buradadır.

Öte yanda ise Batı nüfuzuna karşı uyanık ülkeler var: Latin Amerika’da Chavez’in başını çektiği, Amerikan karşıtı sol iktidarlar, kuşkusuz Küba, bu arada, nükleer program konusunda Batı’ya açıkça meydan okuyan Kuzey Kore, ilk akla gelen örnekler. Amerika’nın bu rejimlere karşı her hamlesi boşa çıktı. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın İstanbul’da, izolasyondan, yani tecritten korkmadıklarını söylemesi de basit bir retorik sayılamaz. Tecrit, İran’ın Batı ekonomilerine bağımlı olmadan gelişmesini sağlamıştı; İran yönetimi, bunun verdiği rahatlıkla meydan okuyor. Kuşkusuz Sudan gibi sefalet içindeki bir ülke ile Çin gibi bir ekonomik devi de burada sayabiliriz. Özellikle Sudan’a da yardımda bulunan Çin, Amerika’yla çok sıkı ekonomik bağlarının, siyasal alana taşmaması için kısa süre öncesine dek yoğun çaba sarf ediyordu.

Rusya’nın son çıkışı, bu örüntünün son, büyük ve net bir örneği olarak görünüyor. İktidarı Yeltsin’den devralan Putin, Batı’nın Rusya içindeki siyasal nüfuzunu aşama aşama kırdı. Batı’nın aparatçiki olarak çalışan, halkın da büyük tepkisini çeken oligarkları sert biçimde tasfiye etti; tasfiye, iktidar aygıtı içindeki Batıcılara dek uzanıyordu. Ülke içinde, George Soros’un Açık Toplum Enstitüsü başta olmak üzere, Batı iradesini temsil eden bütün sivil toplum örgütlerini kovdu. Aynı kapsamda, bilindiği üzere, Fethullah Gülen’i kitapları ve örgütleriyle birlikte yasadışı ilan etti. Batı, ne yaparsa yapsın, ne denli diktatörlükle suçlarsa suçlasın, Putin’in iktidarının pekişmesini engelleyemedi. Putin ile Medvedev Rusya’yı giderek kuşatan ABD yayılmasını Gürcistan’da durdurabildiyse, bunda söz konusu siyasanın büyük etkisi vardır.

Rusya’nın bu siyasasını nasıl sürdürdüğünü ileride irdeleyeceğiz. Ama bu uyanış, yakın tarihle birlikte ele alındığında şu sonuçları çıkarmak için yeterlidir: Batı ancak kendi elinin altındaki rejimlere karşı zafer kazanabilmektedir; içeride ABD nüfuzunu dizginleyebildikten sonra, kırmızı çizgileri korumak sanıldığından daha olanaklıdır.

Barış Zeren

Odatv.com

31 Ağustos 2008

VARSA YOKSA İMAM-HATİP

VARSA YOKSA İMAM-HATİP

Geçtiğimiz günlerde Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik açıkladı; meslek liselerinde öğrenci sayısı azaldı; bu nedenle “meslek lisesi” ile “teknik liseler” birleştirilecek.

Bugün gidin, herhangi küçük, orta ya da büyük sanayi şirketi sahibiyle- müdürüyle konuşun; size bir tek söz söyleyeceklerdir, “kalifiye eleman sıkıntısı çekiyoruz.”

Evet, Türkiye’nin tornacıya, elektrikçiye, dökümcüye, tesviyeciye, kalıpçıya yani teknikerlere ihtiyacı var. Bu gerçeği bilmeyen yok.

Ama gelin görün ki bugün meslek liseleri öğrenci bulamıyor.

Burada bir çelişki yok mu?

Ne yazık ki yok; her gelen hükümet eğitim sistemini kevgire dönüştürdü.

Mesleki eğitimi canlandırmak için gençleri meslek liselerine gitmeye teşvik eden Milli Eğim Bakanlığı, diğer taraftan da meslek liselerini öldürmek için elinden gelen gayreti göstermektedir. Çünkü mevcut hükümet için varsa yoksa imam-hatip okullarıydı.

Türkiye’nin bu gerçeği artık saklanabilir mi?

Bürokraside; vali/kaymakam, müsteşar, genel müdür artık aklımıza ne gelirse neredeyse hepsi imam hatip kökenli; arkeoloji müzesi müdüründen TÜBİTAK Başkanına kadar…

Öğrenci velileri bu gerçeği görmüyor mu?

Eskiden “çocuğum okusun memur olsun” diyenler, bugün “oğlum imam-hatibe gitsin memur olsun” diyor.

Ne yapsın yoksul halk? Başka bir kurtuluş yolu bıraktılar mı?

Varsa yoksa imam hatip okulu.

Peki:

Devlet kadroları imam-hatiplerle doldu, daha ne istiyorlar?

“Çocuklarımız dini eğitim alsın” dendi. Güzel, devlet Kur’an kursları açtı. Yetmedi.

“Çocuklarımız okullarda din eğitimi alsın” dendi. Okullara din dersi mecburi oldu. Yetmedi.

“Okullarda dini müfredat daha ağırlıklı olsun” dendi. “İmam Hatip Okulu sayısı artırıldı.” Yetmedi.

Bu okullar Türkiye’nin bir gerçeği, tamam, kabul… Ama artık sayıları yeterli değil mi? Her yıl 25 bin imam hatipli mezun oluyor. Hala yetmediğini söylüyorlar.

İnsan sormadan edemiyor:

Çocuklarımız bu kadar dini bilgiyi ne yapacak? Herkes teolog mu olacak? İslam dini bu kadar zor öğrenilen bir din midir? Bütün Türkiye’yi din adamıyla mı dolduracaksınız? Yoksa istediğiniz dine dayalı bir yaşam mı?

Galiba öyle.

Yoksa imam hatiplerin yıldızı her geçen yıl parlar iken; Osmanlı’yı iktisadi krizden kurtarmaya çalışan, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temeline harç taşıyan Tophane Endüstri Meslek Lisesi gibi teknik okullar neden tarihe karışsın?

Kimse de sormaz ki; eğer dini eğitim bir ülkeyi yaşatsaydı Osmanlı hala büyük imparatorluk olarak kalırdı!

Dogmatizmin olduğu yerde hiç soru olur mu?

Soner Yalçın

31 Ağustos 2008

Sürü dağılıyor!

Sürü dağılıyor!

“Sürüyle birlikte gidelim, dertsiz başımıza dert almayalım. Bush ne derse onu yapalım” deyiciler yine sahneye çıktılar. Irak işgali sırasında olduğu gibi yine “Bush’un yerine gelecek Başkan, hangi işareti verirse o işarete yönelelim” demeye başladılar.
Tamam da ova karıştı.
Sürü dağılıyor.
Çok ağır suçlamalar, bela bulutlarını çağıran tehditler yükselmekte. İkinci Çeçen Savaşı sırasında Rus ordusu, Grozny’i haritadan silmişti, yine aynı ordunun Birinci Gürcü Savaşı sırasında Tiflis’i haritadan silmesine bir parmak kaldı.
Ne de güzel alışmışlardı.
Amerikalı gibi rahat!
Amerikan tarzı hayat!
Ruslara da bulaşmıştı...
Sosyalizmin başını vurup kanını akıttıktan sonra eski komünist parti oligarklarından “dolar milyarderi” yaratmışlar, Putin’den yeni bir çar çıkartmışlar ve üretmeden sadece petrol-doğalgaz-maden-silah satarak Amerikan tarzı hayata geçebilmeyi ve Türkiye’nin Antalya’sında 7 yıldızlı otellerde tatil yapabilmeyi başarmışlardı.
ABD ile Rusya!
Sürü içinde kaynaşıyordu.
Amerikalı ekonomistler “bu sürüleşmenin” adına küreselleşme demişlerdi. Biz de Türkiye olarak sürünün içine girivermiştik. Berlin duvarı da çökmüştü. Demokrasi, özgürlük, açıklık, AB aday üyeliğiyle Türkiye, sürünün kurallarına kendini uydurma çabasını “değişimin dış dinamik motor gücü” yapmıştı.

***
Ne güzel gidiyorduk!
Sürdürülebilir cari açık.
Sürdürülebilir dış borç.
Sürdürülebilir yüksek faiz.
Sürdürülebilir büyük işsizlik.
Sürdürülebilir Rus dostluğu ve sürdürülebilir ABD stratejik ortaklığına tutunmuş 2050 yılında milli gelir büyüklüğü açısından dünyanın 3 en zengin ülkesinden biri olma hayallerine doğru koşuyorduk.
Şimdi ne olacak!
Sürü dalgalandı.
Çırpınıyor Karadeniz!
Komünizm geri adım atmadan önce kendi savaş gemilerinin Karadeniz’e çıkışını sınırlayan (bu sınırlamayı aşmak için çocuk maması yüklü gemi muamelesi istemek zorunda kalıyorlar) buna karşılık Sovyet savaş gemilerinin Ege ve Akdeniz’e inişini önleyemeyen Montrö Sözleşmesi, ABD için o kadar önemli değildi.
Çünkü Kafkasya önemli değildi.
Bugün Kafkasya önemli!
ABD sözünde durmadı. Ruslar’a 1991’de “Siz Varşova Paktı’nı dağıtın, biz de NATO’yu genişletmeyeceğiz” demişlerdi. 1993’te ABD sözlerini unuttu ve NATO’nun Polonya, Letonya, Litvanya, Estonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Romanya, Bulgaristan, Ukrayna ve şimdi de Gürcistan’ı içine alacak şekilde genişlemesi noktasına gelindi.
Rusya aşağılandı.
Küçük düşürüldü.
Bizim Boğazlar sadece NATO’nun genişlemesi ve bu genişlemeden Rusya’nın duyduğu aşağılanma kaygısı nedeniyle değil, günde 3 milyon varile yakın petrolün de Boğazlar’dan Avrupa’ya taşınıyor olmasından ötürü bugün çok önemli hale geldi. Boğazlar’ın yanı sıra döşenen boru hatlarıyla Anadolu “enerji koridoru” konumuna da gelmişti.

***
Şimdi Karadeniz dalgalandı.
Kafkasya kaynıyor.
Geçmişin iki büyük emperyal ve askeri gücü ABD ile Rusya birbirinin burnunu kanatacak saldırganlıklar içine girdiler. Korkunç füzeler ateşleniyor. Sürünün iki kurdu birbirinin karnını en zayıf yerinden deşmek üzere pençeleşmeye adım attılar.
Bize sürü olmayı önerenlere ne demeli?

30 Ağustos 2008 Cumartesi

Uğur Mumcu arrow Gizli Belgelerle-1-

GIZLI BELGELERLE...

Şu olaylara bakın: ABD Dış İlişkiler Komisyonu, Türkiye'ye yapılacak askeri Yardımı Kıbrıs konusunda verilecek bir ödüne bağlıyor. Bu yapılırken, ABD Kongresi'nde 24 Nisan tarihinin "Soykırım Günü" olarak ilanı için önergeler veriliyor.

Fransa'da ise soykırım savlarının ders kitaplarına konması için hazırlıklar yapılıyor. Aynı günlerde, Ermeni terör örgütleri eylemlerini sürdürüyor. Bütün bunlardan sonra ABD yönetimi uluslararası terörden söz edebiliyor.

24 Nisan tarihi soykırım günü olarak ilan edilecekmiş. Sanki ABD'nin Vietnam'daki, Fransa'da, Cezayir'deki insanlık suçlarını unutturdular.Sanki ABD yönetimi,Şili'de halkoyu ile seçilmiş Devlet Başkanı Allende'nin CIA darbesi ile devrilmesinin hiç anımsanmayacağını sanıyor. Sanki ABD'nin Grenada'ya, daha dün kadar yakın bir zamanda Fransa'nın Çad'a asker göndermelerinin hiç ama hiç akla gelmeyeceği düşünülüyor.

Ermeni olayını, bugün için uluslararası terörün bir parçası olarak görüyor ve bunun için bütün devletleri ortak bir savaşa çağırıyoruz. Yok eğer Ermeni sorununun dünü, önceki günü karıştırılırsa, Amerikalı ostlarımız bundan hiç hoşnut kalmazlar.

İsterseniz, bu konuda birkaç tarihsel belgenin satır başlarını aralayalım:

İngiliz Kraliyet Matbaası tarafından basılan Birinci Dünya Savaşı ile ilgili gizli belgeler, Erol Ulubelen tarafından Türkçe'ye çevirilmiş,önce Doğan Avcıoğlu'nun yönetimindeki Yön dergisinde yayınlanmış, daha sonra kitap olarak basılmıştır. İkinci basımı Çağdaş Yayınları tarafından yapılan "İngizliz Belgeleriyle Türkiye" kitabında, Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeniler'in Amerikalılar'ca nasıl desteklenip kışkırtıldıklarını gösteren belgelere yer verilmiştir.

Okuyalım:

Gizli Belge: Sayfa 735, belge 492.

Amiral Webb'den Lord Curzon'a yazılan 19 Ağustos 1919 tarihli yazı:

- ... Amerika, Trabzon ve Erzurum'u içine alan bir Ermenistan'ı himaye edecek. Geri kalan dört ili de Kürt devleti olarak İngilizlerin himayesine bırakıyor...

Gizli Belge: Sayfa No:60, Belge No: 46.

5 Nisan 1920 günü Mr. Lindsay'in Washington'dan Lord Curzon'a yazdığı yazı:

- Amerikan Senatosu Ermenistan'ın mandası işini görüştü. Beş yılda 757 milyon dolar verecekler.İlk başlangıçta 50.000 kişilik bir ordu yollanacak, daha sonra 200.000 kişiye çıkacak. Amerika kuvvetlerinin başına General Zames G. Harbord getirilecek. Ayrıca bütün Türkiye'nin mandası için de görüşmeler yapılmaktadır...> >

Gizli Belge: Sayfa No:71, Belge No:63

16 Mayıs 1920 günü Sir A. Geddes'in Lord Curzon'a yazdığı yazı:

- Amerikan hükümeti,Ermenistan'ın Adana da dahil korunmasını istiyor.Silah, cephane,demiryolu ve her türlü malzemeyi buraya sevk edecekler. Boşaltım, Karadeniz limanlarında Amerikan bahriyesi tarafından ve Amerikan donanmasının himayesinde yapılacak.Türklerin yapacağı en ufak bir hareket Amerikalılar tarafından bastırılacaktır...

Gizli Belge: Sayfa No: 300, Belge No:38. 28 Şubat 1920

Londra Konferansı tutanaklarından bir parça:

- Mustafa Kemal kendisini Erzurum Valisi ilan etmiş.Erzurum'da yeni kurulacak Ermeni devletinin katılacağı bir sırada bu çok anlamlı bir harekettir. Bu adam olmasaydı Ermeniler'in bir şansı olurdu...

Gizli Belge: Sayfa No: 81, Belge No:10, tarih 16 Şubat1920.

Londra Konferansı tutanaklarından bir başka parça:

- Ermenistan'a 6 ilden başka Trabzon ve Adana da verilmelidir.Amerika Ermenistan'a yardım edecektir ve mandası altına almayı da kabul ediyor. Fransa ise Adana'yı kendisi için istiyor.

Gizli Belge: Sayfa No: 99, Belge No:12

Londra Konferansı tutanağından bir başka ilginç parça:

- Lord Curzon, Erzincan'ın da Ermenistan'a verilmesini,Karadeniz'de bir Lazistan kurulup, Ermenilerin mandasına vermek istiyor...

Bu belgeler, bugün ABD Kongresi'nde 24 Nisan tarihini "Soykırım Günü" ilan etmek isteyenlerin amaçlarını olduğu kadar, ABD'nin Lozan Barış Antlaşması'na niçin imza koymadığını da anlatmaya yetmektedir.

Atatürk, Ermeni sorununun "dünya kapitalistlerinin ekonomik çıkarlarına göre çözülmek istediğini" söylememiş miydi?(Söylev ve Demeçler, C: I, S: 233).Olay, dün olduğu gibi bugün de böyledir.

Biz bugün bunca saldırıdan sonra, bu gizli belgeleri, örneğin devletin televizyonunda tek tek halkımıza gösterebiliyor muyuz? Gösteremiyorsak, Ermeni sorununun çokuluslu yanını ve uluslararası terör ile ilgisini, diplomatik forumlarda nasıl anlatabiliyoruz?

24 Nisan tarihini soykırım günü ilan edip, Ermeni terör örgütlerine destek olan Amerikan Kongre üyeleri, 1920'lerde topraklarımız üzerinde Ermeni devleti kurmak isteyen Amerikalılar'ın torunlarıdır.

Bizler de bunlara karşı Kuvay-i Milliyecilerin torunları olduğumuzu hatırlatmak zorundayız.

"Milliyetçilik" budur. Neredesiniz efendiler, beyler,beyzadeler, hanımefendiler?.. Budur, budur,budur işte!..

Uğur MUMCU© Cumhuriyet©, 1 Nisan 1984

Lozan ve Sevr

Üç gün sonra, Lozan Antlaşması'nın 60. yıldönümünü kutlayacağız. İsviçre'nin Lozan kentinde, 60 yıl önce imzalanan bu antlaşmayla Türkiye, Kurtuluş Savaşı'nın sonuçlarını bütün dünyaya onaylatmıştı.

Altmış yıl sonra İsviçre'nin aynı Lozan kentinde, "Dünya Ermeni Kongresi" düzenleniyor. Bunun özel bir anlamı olsa gerek. Bunun anlamını değerlendirmek için Kurtuluş Savaşı öncesine kısaca göz atmak ve o yıllarda Ermeniler'le Rumlar'ın kimlerce nasıl desteklendiklerini anımsamak gerekir.

Kurtuluş Savaşı öncesinde, emperyalist güçlerin, Türkiye toprakları üzerinde Rum ve Ermeni devletleri kurma ve bunları kendi güdümlerine bağlama girişimleri, Kurtuluş Savaşı'yla boşa çıkartılmıştır.

Türkiye'yi de "manda" adı verilen yönetim biçimiyle kendine bağlamaya çalışan Amerika, Türkiye toprakları üzerinde kurulacak bir Ermenistan devletinin de "vesayetini" üzerine alma amacındaydı.

Erzurum ve Sivas Kongreleri, Türk toprakları üzerinde dış destekli Ermeni ve Rum devleti kurma planlarına karşı ulusal bilinci eyleme geçirmiş ve Kurtuluş Savaşı'nın antiemperyalist kavgası, bu kongrelerde biçimlenip, yönlendirilmiştir.

Yakın tarihimizden bu yana, emperyalist güçler, Türkiye'de hep ayrımcı güçleri örgütlenmek ve desteklemek istemişlerdir. Amaç aynı amaç, plan aynı plandır. Kurtuluş Savaşı öncesindeki bu çabalar, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan hemen sonra da sürdürülmüş, etnik kökenli ve dış destekli isyanlarla karşılaşılmştır.

Bunları unutmuş değiliz.

Amerikan misyonerlerinin ve Anadolu'da kurulan misyoner okullarının, Kurtuluş Savaşı öncesinde, Ermeni ve Rum toplulukları üzerinde nasıl bir ayrımcı siyaset izledikleri bugün belgelerle sabittir. Ermeniler'e, o tarihte Amerikalılar tarafından silah yardımı yapıldığı ve doğu illerimizin, Ermeniler'e güvence vermek gibi yapay gerekçelerle Amerikan ve İngiliz gizli belgeleriyle kanıtlanmış durumdadır. Yeter ki tarih arşivindeki bu belgeleri okumayı ve yorumlamayı bilelim.

Lozan Konferansı'nda Amerikan delegelerinin, "Ermeni yurdu projesi" getirdikleri ve kongrede sonuna dek bu projeyi savundukları, Lozan görüşmelerinin tutanaklarında yazılıdır. Amerika'nın ünlü Devlet Başkanı Wilson'un "Ermeni devleti" önerileri de aynı yakın tarihin arşivindedir. Amerikan hükümetinin Lozan Antlaşması'nı onaylamamasının nedenlerinden biri, Ermeni devleti kurma projesinin başarısızlığa uğramış olmasıydı.

Bunları da unutmuş değiliz.

1974 "Kıbrıs Barış Harekatı"ndan sonra başlatılan ve yer yer Rum desteğiyle sürdürülen Ermeni siyaseti ve terörü, bugün de hiç şüphesiz, değişik amaçlı ve çokuluslu desteklere sahiptir. Fransa'nın Ermeni terörü konusundaki utanç verici tutumu, Amerika'da dikili Ermeni anıtları, bu yeni "Haçlı zihniyeti" ile ilgilidir. Yanılmayalım; Ermeni terörü yalnızca eylemci teröristlerle ilgili bir sorun değildir. Önemli olan, Ermeniler'in dünya çapında kurdukları ilişkiler, sağladıkları destekler ve bunların siyasal nitelikleridir. Ön plana çıkartılması gereken, siyasal desteklerdir.

Terörün yıllardır Türkiye'yi, "destabilizasyon" adı verilen anarşi ve iktidar boşluğu ortamına sürüklemeyi amaçladığı, gün geçtikçe daha iyi anlaşılıyor. Ve gün geçtikçe, tıpkı Kurtuluş Savaşı öncesinde olduğu gibi Ermeni-Rum ve öteki ayrımcı güçlerin çokuluslu desteklerle bir araya geldikleri de görülüyor.

Amaç, Lozan Antlaşması'nı hükümsüz sayıp Sevr Anlaşması'nı yürürlüğe sokmaktır.

Türkiye, emperyalizmin bu eskimiş kirli oyununu dün olduğu gibi bugün de elbet tarihin çöplüğüne atmasını bilecektir.

Bu "kurt kapanı" karşısında Kurtuluş Savaşı'mızın o kutsal "Kuvayı Milliye ruhunu" diriltmek, Atatürk'ün "tam bağımsızlık" inanç ve siyasetini bir bayrak gibi dalgalandırmak tek seçenektir. Emperyalisti yenecek güç ulusal birlikten geçer. Bu oyunları tek tek aydınlığa çıkaracak ve ulusça üstesinden geleceğiz.

Yeter ki, "tam bağımsızlık" ruhunu ve bilincini yeniden diriltelim ve "Kuvayı Milliye türküleri"nde ulusça bir araya gelelim...

Uğur MUMCU - Cumhuriyet, 21 Temmuz 1983 ( Uyan Gazi Kemal! )

Demokrasi Yolu Kemalizm'den Geçer

Demokratik devlet, işçinin, köylünün, dar gelirlinin, subayın, bütün ezilen sınıf ve tabakaların devletidir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın öngördüğü demokratik devleti oluşturmanın çaresi, sandıksal yoldan bulunamamıştır. Anayasa'nın demokratik devleti, öyle görünüyor ki, Kemalist yoldan kurulacaktır.

Demokratik ve sosyal hukuk devletine inananlar, Kemalizm'in bayrağı altında toplanmalıdırlar.

Devlet bugün de Türk Halkı'nın yaşama savaşına sırtını çevirmiştir. Çünkü partilerin arkasından yabancı sermaye ve toprak ağalığı vardır. Siyasi partiler, değiştirmek istediğimiz bu bozuk düzenin temsilcileridir. Ayrıcalıklı sınıf ve tabakalar, düzenlerini bu partiler aracılığıyla sürdürmektedirler. Bunların oluşturduğu devlet örgütü ise, sadece bu geri düzenin temsilcilerine hizmet etmektedir. Bunun adı demokratik hukuk devleti değildir. Yabancı sermaye ve yerli işbirlikçilerin hizmetindeki bir devlet, antidemokratiktir.

Demokratik devlet, işçinin, köylünün, dar gelirlinin, subayın, bütün ezilen sınıf ve tabakaların devletidir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın öngördüğü demokratik devleti oluşturmanın çaresi, sandıksal yoldan bulunamamıştır. Anayasa'nın demokratik devleti, öyle görünüyor ki, Kemalist yoldan kurulacaktır.

Demokratik ve sosyal hukuk devletine inananlar, Kemalizm'in bayrağı altında toplanmalıdırlar.

Maskeleri Düşüyor

Adalet Bakanları suçluları koruyamaz

DANIŞTAY saldırısının yapılmasından kısa bir süre sonra, o günlerde Başbakan Yardımcısı olan Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, “Sürprizlere hazır olun” demişti. Biz hukukçular için en büyük sürpriz, “Kanuna aykın olarak elde edilmiş bulgulara” ve sahte olduğu daha önce kanıtlanmış belgelere dayanarak; anayasamızda güvenceye alınmış “özel hayatın gizliliği”, “haberleşme özgürlüğü” de hiçe sayılarak düzenlenmiş, üç savcının imzasını taşıyan “Ergenekon” adıyla anılan iddianame oldu.

Son günlerdeki her yazımda, bu iddianameyle savcılann Türk Ceza Kanunu’nun çeşitli maddelerini ihlal eden suçlar işlediklerini kanıtlamaya çalışıyorum. TCK’nun 204′üncü maddesinde “… sahte . resmî belgeyi kullanan kamu görevlisinin… cezalandırılacağı” hükme bağlanmıştır. Bu günlerde hukukçular arasında en çok tartışılan konu: Sahte olduğu aşikâr şekilde ortada olan veya sahteliği kanıtlanmış belgelere dayanarak kamu davası açan savcıların; “görevi kötüye kullanmak” suçunu mu, “resmi belgede sahtecilik” suçunu mu işlemiş sayılacaktan hususudur.

Ergenekon iddianamesine konan, “Çok gizli” ibareli, 2.02.1993 tarihli, Milli İstihbarat Teşkilatından Başbakanlığa gönderilen “Uğur Mumcu’yu öldürmek amacıyla, ABD haber alma Servisi CIA denetiminde, İsrail kontrolünde… altı kişilik özel timin botla Türkiye’ye giriş yaptiklan”na dair belge hakkında MİT Müsteşarlığı; Ergenekon İddianamesi düzenlenmeden, 9 Mayıs 2008 tarihinde Ergenekon savcılanna yazdığı yazıda “Sahte olan bu belgenin, hedef saptırmak amacıyla düzenlenmiş dezenformasyon çalışması olduğu… Belgenin sahte olduğunu daha önce Başbakanlık ve İçişleri Bakanlığı’na bildirdikleri gibi, aynca suç duyurusunda da bulunduklarını” belirtmesine rağmen; bu sahte belge, iddianameye konulmuştur.

İddianame ekinde, daha önce medyaya servis yapılan ve Fethullah Gülen’e yakınlığı herkesçe bilinen TV’lerde defalarca okunan, “Garzan Eyaleti Komutanlığı” imzalı, Doğu Perinçek’e hitaben yazılmış: “Öncelikle parti önderliğimizin size karşı duyduğu güvenin içtenliğini… İletmek isteriz” diye başlayan ve “Bundan sonraki dönemlerde de partimiz sizinle sırt sırta çalışmaktan şeref duyacaktır. Partimiz adına çalışmalarınızda başanlar diler, saygılarımızı sunarız… Devrimci selamlar” diye biten bir belge var. Doğu Perinçek, 23.03.2008 tarihinde yapılan sorgusunda: “Bu belgeyle ilgili olarak 1998 yılında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılandım. Bu belgenin düzmece olduğu adli ekspertiz raporlanyla saptandı. Devlet Güvenlik Mahkemesi, belgenin sahte olduğunu belirterek hakkımda aklama karan verdi. Bu belgeyi düzenleyenler hakkında suç duyurusunda bulundum, kendileri hapis cezasıyla cezalandırıldılar” demesine rağmen; hiçbir araştırma yapılmadan, gerçek bir belge imiş gibi suç delili olarak gösterilmiştir.

Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun savcı ve hakimler hakkında soruşturma yapılmasını Adalet Bakanının iznine tabi kılması; keyfi uygulamalara da izin verildiği şeklinde yorumlanamaz. Aşikâr şekilde suç işleyen savcı ve hakimleri himaye etmeye çalışmak, benzer suçları işlemeye devam etmelerini kolaylaştırmak demektir. Adalet Bakanı’na, “Suçun işlenmesine yardım eden kişilere” ilişkin TCK’nun 39′uncu maddesini bir daha okumasını öneriyorum. Ergenekon iddianamesini, hukukçularımızın bazılarından daha güzel değerlendiren kişiler de var. Bedri Baykam, Cumhuriyet Gazetesinde, 19.08.2008 tarihinde yazdığı yazıda, Mahiye Morgül un “Bir Eğitimci Gözüyle Ergenekon iddianamesi” başlıklı yazısına değinmiş. İşte bu muhteşem yazıdan bir bölüm:

“Bu iddianame ile, toplumsal tarihsel belleğimizde kaos yaratılmaktadır. İddianamenin bizzat kendisi bir tür zihinsel kaos yaratma silahıdır. Sadece tutuklananlar değil, toplum olarak hepimiz aynı zihinsel saldın altındayız… Bu iddianamede, bütünsel olan hiçbir şey yok, paragraflar arasında bile bağlantı yoktur, parçalar orda burda uçuşuyor! Yani bütün iddialar, beyni dağıtmak üzere kurgulanmış!., iddianamedeki tutarsızlıklara düzgün bir mantıkla cevap vermek mümkün değildir. Parçalan, asla diğeriyle yan yana gelmeyecek bir bozyap konulmuştur önümüze ve acaba düzeltmeyi başarır mıyım diye oynadıkça, zihinde yaptığı tahribat derinleşecektir. Bence, bu bozuk bozyap aylarca sürdürülerek, en zihni açık insanların bile bundan zarar görmesi, bu iddianamenin arkasındaki güçlerin isteğidir. Hedefleri, ne olup bittiğini anlamakta zorlanan bir toplam yaratmak…”

Vural Savaş

Sözcü

Kaygılar Giderilecek mi?

Ağustos 30, 2008 -

CUMHURİYET,

CÜNEYT ARCAYÜREK

Önce Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Işık Koşaner ve önceki gün; Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ; altını çizdikleri ifadelerle TSK’nin vazgeçilmez ilkelerini yinelediler.

Askere karşı taraf olanlar, askerin etkisini zayıflatmak isteyenler KK Komutanı ile Genelkurmay Başkanı’nı şahin diye gösterecekler ya da söylemlerindeki gerçekleri karalamak için andıç sözcüğünü yine küflenmiş dosyalardan çıkaracaklar! Oysa Orgeneral Koşaner ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ:

RTE iktidarının, ne olursa olsun asker kötülensin, kötüleyeyim diyen yalaka kalemlerin beklemedikleri bir zamanda, beklemedikleri biçimde rejime hayat veren kavramların savunucusu ve koruyucusu olduklarını açıkladılar.

Orgeneral Başbuğ, -örneğin Hilmi Özkök’ten duymadığımız- gerçeklerden söz etti.

Tabii kimi veya kimileri ya da hangi siyasal kuruluşu amaçladığına değinmedi ama:

….Sosyal devlet niteliğinin zayıflamasının toplumları cemaatleştirmeye ittiğini…söyledi.

Bu söz, genel bir ifade gibi algılanılabilir. Oysa, Türkiye’de sosyal devlet niteliğinin ne zaman zayıflamaya başladığını, toplumu 2002’den beri cemaatleştirmeye hangi siyasal kadronun ittiği bilinmeyen bir gerçek değil.

Anayasa Mahkemesi’nin kararı ortada: Laiklik karşıtı hareketlerin odak noktası AKP!

***

Dikkati çeken; ilk kez bir Genelkurmay Başkanı’nın; karşı sıralarda oturan dinci bir cumhurbaşkanı sıfatıyla Çankaya’ya çıkan AKP’li ile… din konusundaki ödünleriyle, cemaat faaliyetlerine devlet kadrolarında göz yuman, kılık kıyafeti bile din emrine veren… dinci bir partinin genel başkanı Bay RTE’nin yüzüne ciddi ve gerçekçi saptamaları yapması!

Zira Bu kapsamda giderek güçlenenkimi cemaatler siyasal iktidarın gözetiminde ekonomiyi yönlendirmeye, sosyo-politik yaşamı biçimlendirmeye ve… dine bağlı bir yaşam tarzı olarak sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışıyorlar.

Ulus devletle ilgili çok açık irdelemeler yaptı Orgeneral Başbuğ. TCnin kuruluş felsefesinin temel direklerinden biri olan laiklik konusunda TSK’nin vazgeçilmez duruşunun altını çizdi. Global dünyada Türkiye’nin güvenlik stratejisinin temel öğelerini sıraladı.

Orgeneral Başbuğ’un ülkenin geleceğine dönük kaygıları irdelemesi ve TSK’nin vazgeçemeyeceği, ödün veremeyeceği Atatürkçü düşünce, laiklik, üniter devlet ile bağlantılı kararlılığını sıralaması kuşku yok; son zamanlarda kaygı uyandıran suskunluktan sonra kafalarda beliren kaygıyı anlamsız kılıyor.

Tabii bir koşulla; son iki gündür açıkladıkları ilkelerin lafta kalmaması, sıralanan ilkeler doğrultusunda gerektiği ölçülerde gerekenleri söylemeleri, davranışlar göstermeleri koşuluyla…

***

Kimi gazeteler Orgeneral Başbuğ’un konuşmasını geniş, kimisi çok özetleyerek verdi.

Laiklik konusuna, cemaatlerin sosyal ve ekonomik alanlardaki etkinliklerine değinen saptamalar (iktidara dokunduğu için mi acaba?) sanki gözden kaçırılmak isteniyor.

Orgeneral Başbuğ’un irdelemeleri politik ve dinci sapmaları olmayan hemen herkesin benimsediği ve benimseyeceği gerçekler.

İktidara hoş görünmek için sayılan rejimsel sakıncaları bir süre gizleyebilirsiniz. Ne ki, yaşanan gerçekleri yok varsaymak veya üzerini örtmek olanaklı mı?

Orgenerallerin rejimsel uyarılarına sözde değil özde Atatürkçü olduğunu iddia edenlerin sahip çıkması gerekmiyor mu?

Sabancı da Yabancı Olursa…

KCUMHURİYET, MUSTAFA BALBAY

Ekonominin görünümünde değişen fazla bir şey yok:

Rakamlar iyi, durum kötü!

Hükümet ve çevresine bakılırsa, büyüme hızında, bütçe dengelerinde, hedeflerde büyük bir sapma yok. Her şey tıkırında gidiyor… Bir de ayrıntılara bakalım:

- Tekstilciler Ankara’nın kapısına dayandı. Çözüm için yeni önlemler istiyorlar.

- Pek çok fabrikada üretim kısıntısına gidiliyor. Kimi fabrikalar 3 vardiyadan 2’ye iniyor. 1’e inen de var. Fabrika açık göründüğü için olumsuzluk fazla hissedilmiyor.

- Bankacılık sektörü ABD’deki bunalımdan ne kadar etkilenirim, ona bakıyor. Tedirginlik var.

- İnşaat sektöründe tuğla kıpırdamıyor. Sektör durgun ama, bina fiyatları da formunu koruyor.

Bu tablo yeni yatırım ikliminin olmadığını, bir başka anlatımla yatırım kuraklığının da gündemde olduğunu gösteriyor.

Hükümet bu haberlere ulusal programda karşılık vermiş:

Tam gaz özelleştirmelere devam edeceğiz, elde ne varsa satacağız!

Hükümetin AB’ye sunmayı planladığı ulusal program taslağının, sadece adında “ulusal” sözcüğü var, desek yeridir!

***

Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı yukarıdaki haber yelpazesinin yanına bir de “Nil rengi” koydu; dedi ki:

“Lastik fabrikamızı Mısır’a taşımayı planlıyoruz.”

Forbes’in “dünyanın en güçlü kadınları listesine 75. sırada girmeyi başaran tek Türk olan Sabancı, açık sözlülüğü, kararlılığı ile ayrıca dikkati çeken bir girişimci. Sabancı, Japonlarla ortak kurdukları Brisa lastik fabrikasının işçi maliyetleri nedeniyle Mısır’a taşınabileceğini söylerken, bir anımsatma da yapıyor:

“Bu alanın öteki önemli isimleri Pirelli Romanya’yı, Goodyear da Polonya’yı yatırım üssü seçti. Keşke onları ülkemizden kaçırmasaydık…”

Tümceyi tersten okursak:

“Eğer kalış koşulları oluşturulmazsa Brisa da Türkiye’yi terk edecek, haberiniz olsun…”

Küreselleşmenin emeğin değerini büyük ölçüde erozyona uğrattığı bir gerçek. Yıllar önce Alman Mercedes firması da işçi maliyetlerini gerekçe göstermiş ve Almanya’daki yatırımlarının önemli bölümünü Çek Cumhuriyeti’ne kaydırmayı planladığını açıklamıştı. Sendika yöneticileri bunun üzerine hemen fabrika yönetimiyle temasa geçmişler ve fabrikanın kalış koşullarını güçlendirme arayışına girmişlerdi. İki tarafı da buluşturan bir öneri geliştirilmişti.

***

Yukarıda sıraladığımız tablo, üretim ekonomisinin iyiye gitmediğini gösteriyor. Türkiye’de medya ekonomisi, faiz-döviz-borsa şeytan üçgeninden başka bir şey tanımadığı için konunun bu yanı ne yazık ki öne çıkmıyor.

Bize göre, Sabancı‘nın da Türkiye’de yatırıma yabancı hale gelmesi, kimsenin yararına değil… Ne sendikaların, Sabancılar’ın, ne hükümetin, ne de şeytan üçgenine tapanların…

Türkiye’ye yabancı sermaye çekelim derken, mevcut yatırımların da dışarı çıkması gündemde…

Hükümetin sığındığı tek gerçek gibi görünen ihracat rakamları da ne yazık ki, yarım sunuluyor. Evet, ihracat 130 milyar dolara dayandı. Peki ya ithalat?

200 milyar doları geçti…

Burada gerçekçi rakam; ihracatın ithalatı karşılama oranı… Bu rakam Türkiye’de yüzde 60 civarında… İhracat-ithalat rakamları bugünkünün onda biri iken de oran böyleydi!

Türkiye’nin rakamları büyüyor ama, dengelerinde olumlu bir gelişme görünmüyor…

ankcum@cumhuriyet.com.tr

POLİTİKA NEDİR?...

Ortaokul ogrencisi kahramanimiz, babasinin omuzuna dokunur, sorar:
- Baba, okulda ders verdiler, "Politika nedir", anlatmamiz lazim. Nedir
politika?
Baba oglunun yasina uygun bir formul bulur:
- Bak yavrum, simdi su kelimeleri iyice aklinda tut...
Ben ucretli calisiyorum, buna KAPITALIZM diyoruz.
Parayi nasil harcayacagimiza annen karar veriyor, ona HUKUMET de. Hepimiz aslinda senin icin cabaliyoruz, sen HALK'sin.
Bebek kardesine bakan dadin, ISCI SINIFI.
Kardesini de GELECEK diye dusun.
Simdi bunlari boyle ezberle, yarin kahvaltida sana politikayi anlatirim.
Oglan bunlari ezberler, aksam olur, herkes yatar. Gece bizimki, kardesi
kucuk bebegin aglamasiyla uyanir. Gider bebegin odasina, bebek altini
kirletilmis aglamaktadir. Annesinin odasine girer, annesi derin bir uyku
cekmektedir, uyanmaz. Dadinin odasina gider, bir bakar ki, babasi dadisiyla ayni yatakta, "Bebek agliyor" demesine hic aldiris eden bir halleri yok.
Bizimkisi gerisin geriye doner, yatar...
Ertesi sabah kahvaltida babasina,
"Baba ben politika neymis anladim" der.
Babasi "Neymis soyle bakalim" diye sorunca anlatir:
"KAPITALIZM, ISCI SINIFINI beceriyor.
Bu arada HUKUMET uyuyor.
HALK kimsenin umurunda degil.
Ve de GELECEK bok icinde...

GÖRGÜSÜZ BAKAN

Bakan olan görgüsüz birisi soförüne sorar.
"Soför söyle bakalim esekle soför arasinda ne fark vardir? "
Soför bir süre düsündükten sonra mahcup bir sekilde;
"Bilemedim bakanim" diyor
Bakan cevap olarak:
"Esege çüs diyince, soföre ise dur diyince durur" demis.
Bunun üzerine soför çok sinirlenmis ama karsidaki bakan oldugu için bir sey söyleyememis.
Belirli bir süre sonra bu defa soför bakana:
"Bir soru sorabilir miyim bakanim" der. Bakan da:
"Sor bakalim" der. Soför sorar:
"Esekle bakan arasinda ne fark vardir?"
Bakan bir süre sonra:
"Bulamadim soför söyle bakalim" diyor. Bunun üzerine soför de:
" Vallahi bakanim ben de bulamadim... "


Atatürk'ün çiftliğini Araplara satacaklar

2008-08-30
Atatürk'ün çiftliğini Araplara satacaklar


Atatürk’ün çiftliğinin özelleştirilmesi kararı çıktı, Suudi bakan ‘yatırıma’ geldi

Erdoğan başkanlığındaki Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun, Suudi Arabistanlı Bakan Balghunaim’in Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü’nde brifing almasından 2 hafta önce, müdürlüğün, bünyesindeki Atatürk’ün Yalova çiftliğini özelleştirme kararı aldığı ortaya çıktı. ZMO Başkanı Günaydın “Bereketli topraklar üzerinde, belki de Arap sermayesinin otelleri yükselecek” dedi.
http://www.5n1khaber.com/haber_oku.php?id=5021

Şarap Ancak Cennette İçilir...

Şarap Ancak Cennette İçilir...


İLHAN SELÇUK - CUMHURİYET


Kuranıkerim’in Maide suresi der ki:

“Ey inananlar! İçki, kumar (...) şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki saadete eresiniz...”

Ne var ki Kuranıkerim’in Muhammet suresinde de şöyle yazıyor:

“Allah’a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen Cennet şöyledir:

Orada temiz su ırmakları..

Tadı bozulmayan süt ırmakları..

İçenlere zevk veren şarap ırmakları... vardır.”

Demek ki şarap bu dünyada yasak..

Ama Cennet’te iç içebildiğin kadar...

*

Eski deyişle bu “girizgâh”tan sonra gelelim Türkiye’nin bugünkü hâl-i pür melâline...

Bugünkü Başbakan RTE İstanbul’a başkan olunca belediyenin lokallerinde içkiyi -bu arada şarabı- yasaklamıştı...

İstanbulluya diyordu ki:

- Ancak Cennet’e giderseniz içebilirsiniz...

Ankara’da, Keçiören’de, birkaç gün önce içki satan büfeci Metin Şahin’i belediye zabıtası çivili sopalarla dövdü...

Olay televizyon ekranlarında sergilendi...

Mevlana’nın Konya’sında da içki yasak...

Başkentin Keçiören ilçesinde 1 milyon nüfus yaşıyor...

İçkili restoranlar kapatılıyor...

Ve tüm Türkiye’de baskı gittikçe yayılıyor...

Olayın bir yüzü bu...

Ya öteki yüzü?..

*

Dünkü gazetelerden iki haber özeti:

Mey İçki Sanayi ve Ticaret Şirketi’nin markası olan Kayra’nın direktörü Bülent Özfırat, şarap pazarında önemli gelişmeler yaşandığını söylemiş...

80 YTL’lik değeriyle Türkiye’nin en değerli markası “Kayra İmperyal”miş...

Sonra?..

Amerika’da yapılan “Dünyanın en güçlü kadınları” listesine 75’inci sıradan giren Güler Sabancı, amcasıyla birlikte ortak şarap üretiyormuş...

*

İki Türkiye oluştu...

Bu iki Türkiye arasındaki uçurum gittikçe derinleşiyor...

Kimileri diyor ki:

- Bu dünyada şarap içmek haramdır, biz şarabı Cennet’te içeceğiz...

Ve gün geçtikçe “Cennet’te şarap” özlemi ağır basıyor...

Bunların belediye zabıtası, içki satan dükkân sahibini güpegündüz hem de başkentte çivili sopalarla dövmekten çekinmiyor...

HANGİ ARAPÇA?

HANGİ ARAPÇA?

Türkiye’nin derisi yüzülüyor.

,Canlı canlı. Biz rahatına düşkünler seyrediyoruz.

“Laikçisiniz siz”.

Öyle diyor artık diğerleri. Biz de onlara dinci diyoruz. Plan böyle yapıldı ve harfiyen uygulanıyor. Hatırlamıyor bir kısım, dün solcu ve sağcı diye bizi böldüklerini. Yani aynı proje sadece kelimeler farklı. Sonucunu da biliyoruz aslında.

Fare bile kapandaki peynire ikinci kere gelmiyor.

Biz peynir yerine kömür, makarna, biraz bulgur, aşevine razıyız. Amaç günü kurtarmak. Yarın?
Kimin umurunda.
Onu yarın düşünür şark kafası.

Çöktü kuran kursu binası işte. Bebeler telef oldu. Hani Gölcük’te Allah zina yapanlara ceza vermişti ya depremle. Hatırlamadınız mı?
Şimdi ne oldu? Kaçak irfan yuvasında ezberle aydınlatılan bebelerin günahı neydi?
Onlar şehit mi?
Hadi canım.


Şehitlik Allah yolunda onu anlamaya çalışırken ölünce değil mi?
Bakın anlatayım.
Televizyonlarda seyrettiniz mutlaka. Din profesörleri hep diyorlar ki:
“Kuran-ı Kerim’i anlamak için o dönemin Arapça’sını çok çok iyi bilmek gerekiyor. Bu Arapça bugün kullanılıyor mu?
Hayır.
Bu kurslarda verilen ne?
Kutsal kitabımızın ezberletilmesi.
Anlamı ne olacak?
Bugün değil.
Ne zaman?
Biz size haber veririz!

İyi niyet olduğunu varsayalım.
Sözde dersi verenin Arapça’sı ne durumda?
Şeyhinden ezberlediği kadar. Anlamını kendisi bilmiyor ki, anlatabilsin.
Din anlaşılmaz olunca ancak ekmek var, rant var, sömürü var.
Herkes anlarsa kalır mı bunun rantiyesi?

Yedi yaşındaki kız bebe saçını başını, “dekoltesini” örtecek. Örtecek ki Erkek denilen cinsin yarın tam anlamıyla uydusu olsun. Kendi fikri olmasın.

Sordu Fatih Altaylı televizyonda Humeyni’yi baş tacı yapana
“Şeriat istiyorsun. Miras paylaşımında razı mısın sana düşen şer-i paya? Hani Erkek’ten arta kalana”
Yok dedi.
Peki, ona eşit miras hakkını kim verdi?
Sevmemeyi öğrendiği (muhtemelen Konya’daki gibi ilim irfan yuvalarından) Atatürk.

Deve kuşu gariptir. Ne devedir ne kuş aslında.
Benzemiyor muyuz biraz da olsa?

Can Ilgaz

BURSA NUTKU VE HİKAYESİ

Nutkun söyleniş hikayesi ise şöyle.
Şubat 1933'te Bursa Ulucami'de toplanan 100 kadar irtica yanlısı, camilerde Türkçe ezan okunmasına karşı bir ayaklanma girişiminde bulunurlar. Ayaklanma kısa sürede bastırılır. Atatürk Bursa'ya gider. Çekirge yolu üzerinde bulunan bir köşkte akşam yemeği yenildiği sırada bir kişi Atatürk’e ayaklanmayla ilgili olarak : "Bursa gençliği olayı hemen bastıracaktı, fakat zabıta ve adliyeye olan güveninden ötürü..." demek üzere iken, Atatürk hemen konuşmakta olan kişinin sözünü keser ve “ele geçirilen” söylevini yapar :

"Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, ‘Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır’ demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, ‘Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir’ diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; ‘Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.’ Diyecektir. Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, ‘Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.’ İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!”

Devlet dairesinde oruç baskısı

Devlet dairesinde oruç baskısı


Ramazan geldi, yemekhanelerde tadilatlar başladı! Devlet Planlama Teşkilatı yönetimi, personeline ramazanda yemekhanenin kapalı olacağını duyurdu. ‘Hastalık ve benzeri nedenlerle’ oruç tutamayacaklara ayrı yer gösterildi.

Keçiören’de saat 23.00’te (MHP VE AKP'NİN KARDEŞLİĞİ)

İçki sattığı gerekçesiyle bir büfecinin zabıtalar tarafından dövülmesi olayı, İçişleri Bakanlığı’nı harekete geçirdi. İki zabıta açığa alınırken, esnaflar tedirgin: “Saat 23.00’te ışıkları söndürüp, kapıya kilit vurmak zorundayız”

İçişleri Bakanlığı, büfeci Metin Şahin’in alkollü içki sattığı gerekçesiyle Keçiören Belediyesi zabıtalarınca dövülmesi olayıyla ilgili inceleme başlattı. Olayın CHP’nin komplosu olduğunu öre süren Keçiören Belediyesi, bir hafta sonra iki zabıtayı açığa aldı. İlçe esnafı ise belediyeden şikayet ederek, baskı altında olduklarını belirtti.

ÇİVİLİ SOPAYLA DAYAK • Keçiören’de büfe işleten Metin Şahin, Belediyede görevli iki zabıta tarafından çivili sopalarla dövülmüştü. Büfesinde alkollü içki sattığı için dövüldüğünü iddia eden Şahin’e CHP sahip çıkarken, Keçiören Belediyesi’nin AKP’li belediye başkanı Turgut Altınok, iddiaları reddetmiş ve zabıtaların büfeciden dayak yediğini ileri sürmüştü.

Dayak iddiasının CHP’nin komplosu olduğunu savunan Altınok, suçlanan zabıtalar için “Bunlar terörist değil, devlet memuru” demişti. Bakkalların saat 23.00’te kapanması gerektiğine dair mahkeme kararları bulunduğunu ve herkesin bu kararlara uymak zorunda olduğunu söyleyen Altınok, Metin Şahin’in buna uymadığını; belediye görevlilerine ve polise mukavemette bulunduğunu iddia etmişti.


İÇKİ YASAĞI YOK” • Şahin hakkında bu nedenle tutanaklar tutulduğunu ve davalar açıldığını anlatan Altınok, “Keçiören’de içki yasağı yoktur. 163 içki satan yer vardır. 14.5 yıllık belediye başkanıyım. Bu süre içinde babası ve Metin Şahin içki satışı yapmıştır, yapmaya devam etmektedir” demişti. Ancak kamera kayıtları Altınok’u değil, büfeci Metin Şahin’i haklı çıkartmıştı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nun AKP’li Başkanı Zafer Üskül’ün başvurusu üzerine soruşturma başlatmıştı.


BAKANLIKTAN İNCELEME • Ankara Başsavcılığı’nın ardından İçişleri Bakanlığı, Ankara Valiliği’ne bir yazı göndererek olayla ilgili inceleme yapılması talimatını verdi. Soruşturma açılıp açılmayacağına inceleme sonucuna göre karar verilecek.


ZABITALAR AÇIĞA ALINDI • Bu arada Keçiören Belediye Başkanı Turgut Altınok, bir haftadır sahip çıktığı iki zabıtayı dün açığa aldı.


ESNAF TEDİRGİN • Ankara’nın son yıllarda hızla gelişen ilçelerinden Keçiören, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlık Konutu yerine Subayevleri mahallesindeki evi tercih etmesiyle birlikte gelişimini tırmandırdı. Turgut Altınok, önce MHP’den sonra da AKP’den belediye başkanı seçildi.

Altınok döneminde Keçiören önce ‘A Takımı’ ile gündeme geldi. Sol ve sosyal demokrat görüşlülerin oturduğu mahallelerde lokanta ve büfeler ‘alkol’ satmamaları yolunda ‘sert’ uyarılar aldı. Ovacık’ta bir kişi ‘A Takımı’nca öldürüldü.


YASAK YAYILIYOR • Önce parkların çevresindeki büfelerden başlayan ‘içki’ yasağı sonra yayıldı. Pup ve kafeter-yalar kapatıldı. İçkili lokanta kalmadı. Şelale, teleferik ve parklar yapan Altınok, açtığı Halil İbrahim Sofrası’nda da ‘alkol’ servisi yaptırmı-yor. Ganyan bayiileri ancak mahkeme kararıyla açılabildi. Yeni lokanta ve büfelere ruhsat verilirken ‘içki satmayacağım’ taahhütnamesi alındı.


RUHSATA RAĞMEN • Ankara’nın en büyük alışveriş merkezlerinden biri Antares de Keçiören sınırları içinde açıldı. İlçenin gençleri gece geç saatlere kadar buradalar. Ancak bir tek alkollü içecek satan işletme yok. İşletmeciler içki ruhsatı alamamaktan yakınıyor, taahhütnameli işyeri ruhsatı aldıklarını, bu nedenle Kaymakamlık ve emniyetten içki satma ruhsatı alsalar bile uygulayamadıklarını belirtiyor.


SAAT 23.00 UYGULAMASI • İlçede bira başta alkollü içecek satan büfe ve marketler var. Bunlar ruhsatları eski olduğu için satış yapabiliyor. Ruhsatı eski olanlar ise belediyenin valiliğin onayıyla uyguladığı karara göre saat 23.00’te kapanmak ve satışı durdurmak zorunda. Belediye ekipleri bunları biliyor ve saat 23.00’te denetime çıkıyor.

Açık olanlara para cezası uyguluyor, tekrar yakaladığında ise kapatma cezası veriyor. Sonrasında ise ruhsat iptali var. Bunların sahipleri; büfesini saat 23.00 olduğu halde kapatmayan ve içki satan Metin Şahin’in zabıtalarca çivili sopalarla dövülmesinden sonra değil fotoğraf çektirmek, konuşmak bile istemiyorlar.


GÖZALTINDAYIZ • Ağırlıkla bira sattığını söyleyen bir büfeci Ö.S ise şunları anlatıyor: “Ruhsatım eski. O nedenle satış yapabiliyorum. Sürekli gözaltındayız. İçki satmamam için başlangıçta uyardılar. Satmakta direnince sağlık ve temizlik açısından sürekli denetlediler. Açık vermedim. Ceza yazamadılar. Ama büfemi saat 23.00 olmadan kapatıyorum.”


Büfe sahibi E.Ö.’nün anlattıkları ise şöyle: “14 yıldır mücadele veriyoruz. Bira, rakı, şarap isteyen müşterilerimiz var. Eskiden parkta bir - iki şişe bira içenler olurdu. Bunları dövdüler ve korkuttular.

Adam şimdi alıp evine götürüyor. Alkollü içecekleri genellikle siyah poşete koyuyoruz. Ama büfenin ışıklarını saat 23.00’te söndürmek zorundayız. Zabıta ekiplerinin elinde içki satan büfe ve marketlerin listesi var. Akşam oldu mu ekipler sokağa çıkıyor ve gezmeye başlıyor. İri yapılı güçlü kişiler bunlar.

Korku salıyorlar. İtiraz etmek cesaret ister. Onun için 23.00’ten çok önce kapıya kilit vurup ışıkları söndürüyoruz.”
Taraf
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
M.H.P VE ALTINOK
TURGUT ALTINOK'TA ÖNCEKİ DÖNEMLERDE BELEDİYE BAŞKANLIĞI YAPAN İ.MELİH GÖKÇEK GİBİ M.H.P. KÖKENLİ OLUP,AKP KURULMADAN ÖNCE M.H.P.DEN KEÇİÖREN BELEDİYE BAŞKANLIĞI YAPMAKTAYDI.
İLKOKUL MEZUNU
-İLKOKUL MEZUNU OLUPDA PROFESÖR
OLMUŞTUR (Y.Ö.K.TARAFINDAN DENKLİĞİ OLMAYAN AZERBAYCANDAN TURANCI KARDEŞLERİ TARAFINDAN ALINAN DANDİK DİPLOMAYLA)
TEFECİLİK
-TURGUT ALTINOK'UN GEÇMİŞİ VE AİLE BAĞLARI İNCELENİRSE, (ANKARADA BİLMEYEN YOK GİBİ)KENDİSİ VE AMCALARININ ANKARAD'DA TEFECİ OLDUKLARI GÖRÜLECEKTİR.
YOLSUZLUK
-ANKARA'NIN EN BÜYÜK ALIŞVERİŞ MEREKEZİ OLAN ANTARESİN. DAHA ÖNCE BELEDİYEYE AİT ARSAYA YAPILDIĞINI VE GİZLİ ORTAĞI OLDUĞU GÖRÜLECEKTİR.
ALLAH İLE ALDATAN (BOĞAZINA KADAR PİSLİĞE BATMIŞ)
TURGUT ALTINOK,Y.NURİ ÖZTÜRK'ÜN KİTABINDA YAZDIĞI GİBİ "ALLAH İLE ALTADAN"LARDAN OLUP, TEFECİLİK DAHİL HER TÜRLÜ PİSLİĞE BULAŞMIŞ BİRİSİ OLARAK KOMANDOLARIYLA BELEDİYE SINIRLARINI DAHA ÖNCEKİ FAŞİST KİMLİĞİYLE ZAPTURAPT ALTINA ALMAYA ÇALIŞIYOR.
ÜLKÜCÜ KATİLLER VE A TAKIMI
A TAKIMI DENİLEN "ESKİ KOMANDO ÜLKÜCÜ KATİLLERİN " HER TÜRLÜ UYUŞTURUCU VE PİSLİĞE BULAŞTIĞI ANKARA HALKI TARAFINDAN BİLİNİYOR

VE YUKARIDA YAZDIKLARIMIN GAZETELERDE DELİLLERİ

Keçiören’de mafya gölgesi

Keçirören Belediyesi Zabıta Müdürü, Sedat Peker’le aynı davada yargılanan mafya lideriyle ilişkiliymiş

Zabıta müdürünün mafya bağlantısı
Keçiören’de içki sattığı gerekçesiyle büfeci Metin Şahin’i dövmekle suçlanan Zabıta Müdürü İsmet Öztürk’ün ilişkileri, Ergenekon’dan da tutuklu çete lideri Sedat Peker’e dayandı.

Peker’le aynı davada yargılanan ve Keçiören’de birçok işyeri sahibi tarafından şikayet edilen eski MHP lideri Alparslan Türkeş’in koruma müdürü Tahsin Pehlivanoğlu’yla çete soruşturmasında telefon dinlemesine takılan zabıta müdürünün Keçiören’e atanmadan önce de Yozgat Yerköy’de Başhekim yardımcısı Erdal Sarıca’yı dövdüğü belirlendi.


MÜDÜRE ÇETE SORGUSU • Gecikmeli de olsa açığa alınan Keçiören Belediyesi Zabıta Müdürü İsmet Öztürk ve zabıta memuru Bahri Şahin’in geçmişiyle ilgili detaylar, olayın ‘büfeciye dayağın’ ötesinde ilişkileri gündeme getirdi.
Büfeciye dayak olayında ismi öne çıkan İsmet Öztürk’ün adı, yakın tarihte çete soruşturmasında geçti. Öztürk, hakkında çek senet tahsili tehdit vb.çok sayıda suçlama bulunan ve tutuklanan Tahsin Pehlivanoğlu ve ekibine yönelik soruşturma kapsamındaki telefon dinlemelerine takılmıştı.

TÜRKEŞ’İN KORUMASI • Pehlivanoğlu isminin gücü emekli başkomiser sıfatıyla eski MHP lideri Türkeş’in uzun yıllar korumalığını ve ağırlıkla Keçiören eksenli işler yapmasında gizli.
PEKER’İN DAVA ARKADAŞI Pehlivanoğlu’nu asıl ünlendiren ise, Keçiören’de büfeciye dayak olayına benzer biçimde işyerlerine yönelik haraç, tehdit, baskın vb. suçlarla ilgili soruşturmaları kadar halen Ergenekon davasının da sanığı olan çete lideri Sedat Peker ile ilişkisi olmuştu.
Pehlivanoğlu, Antalya’da Akdeniz Koleji’nin ele geçirilmesiyle ilgili kamuoyuna yansıyan dava kapsamında Peker ile sanık olmuştu.

KIRMIZI HATLI TELEFON Peker, ‘kelebek’ operasyonunda yakalandığında birlikte çalıştığı kişilere 34 adet özel telefon hattı dağıttığı ortaya çıkmıştı. Bu telefonlardan biri de Pehlivanoğlu’na aitti. Pehlivanoğlu’nun belediye yakınlığıyla iligili ilk detay ifadesinde Keçiören’deki belediyeye ait spor tesislerinin kafetaryasını işlettiğini söylemesiyle ortaya çıkıyor.
BAŞKANLA GÖRÜŞÜRDÜ • Şubat 2008’de çete suçlamasıyla gözaltına alınan Pehlivanoğlu hakkında Ankara’dan çok sayıda işyeri sahibinin şikayeti de dosyada yer alıyor. Müştekilerin birçoğu da ifadesinde Pehlivanoğlu’nun Peker’le ilişkilerini duydukları için şikayetten çekindiklerini aktarırken,bazı şikayetçiler bu kişinin Belediye Başkanı Turgut Altınok’a yakın olduğu, belediyede sık sık görüldüğüne ilişkin anlatımları ve duyumları da polise aktarmış.
ŞİKAYETÇİYE ÖLÜM TEHDİDİ
Zabıta müdürüne talimat verecek kadar etkili olan emekli Başkomiser Tahsin Pehlivanoğlu’nun işyerini kapattırmak istediği kişilerden biri de kuaför Memduha Arabacı. Pehlivanoğlu, Arabacı‘nın verdiği ifadenin özeti şöyle:

“2007 ağustos ayı içerisi idi. İsmini sonradan öğrendiğim Tahsin Pehlivanoğlu işyeri komşum olan Serdar Mutlu’yu (kasap) yumruk ve tekme ile darp etti... Olay bildiğim kadarı ile polise intikal etmedi.

Olaydan 15 gün sonra Pehlivanoğlu yine Mutlu‘nun dükkanına geldi. Havaya ve dükkana tabanca ile ateş etti Mermilerden biri işyerime isabet etti. Ben gördüklerimi karakolda anlattım, “Sen bu işe nereden bulaştın, ifadeni doğru ver bu insanlar sana zarar verirler.
Pehlivanoğlu Sedat Peker’in adamıdır. Ülkü ocaklarında sözü geçer. Sana iş yaptırmazlar” dediler. Pehlivanoğlu daha sonra bana ‘pılı pırtını toplayıp cehennem olup gideceksin, ifadeni değiştirmez isen seni de kasabı da öldüreceğim’ dedi... Etrafıma, yakınlarıma veya aileme silahlı saldırı veya başka türden bir eylem yapılmasından endişe duymaktayım.”

ÇETEDEN TALİMAT: KAPATIN ORAYI
Yakalandığında üzerinde dokuz silah ve çok sayıda mermi çıkan, bazı yaralama olaylarında ismi geçen Pehlivanoğlu’nun Belediye yakın hatta orada çok etkin olduğunu gösteren belge de Şubat 2008’de kayda alınan telefon konuşmalarıyla gündeme geldi.
İşte Keçiören’deki dayakçı müdür Öztürk’ün (tapede Y-Erkek olarak geçiyor) çete ile suçlanan
Pehlivanoğlu’ndan 9 kasım 2007’de aldığı talimat ve ona karşı saygısı:

TAHSİN: Alo
Y-ERKEK: Efendim

TAHSİN: Kardeşim ben Tahsin PEHLİVANOĞLU

Y-ERKEK: He buyur Tahsin abi

TAHSİN: Nasılsın iyi misin

Y-ERKEK: Sağolun sizler nasılsınız

TAHSİN: Hamdolsun Allaha, ne var ne yok

Y-ERKEK: Şükür Allah’a bi yaramazlık yok

TAHSİN: Allah iyilik versin

Y-ERKEK: Siz nasılsınız ne var ne yok

TAHSİN: İyidir, iyidir kardeşim iyidir ne yaptın bunu

Y-ERKEK: Abi şu karar gelmedi bugün yarın çıkar ben bi takip ettirririm şey yaptık zaten onlarda burda müracaat falan yapmışlar herhalde be talimat verdim şey verilmemesi konusunda ruhsat

TAHSİN: Hee

Y-ERKEK: Karar gelsin mühürleyeceğiz

TAHSİN: Sana zahmet olacak canım benim

Y-ERKEK: Estağfurullah yok, yok benim aklımda

TAHSİN: Allah aşkına bunları her gördükçe şimdi ablamla onu konuşuyorduk bunları her gördüğümde elim silaha gidiyor

Y-ERKEK: Yok, yok gerek yok biz gereğini yaparız

TAHSİN: Yani şu orospuyu şuradan bi defet

Y-ERKEK: Sen gerek yok, sen gerek biz gereğini yapacağız

TAHSİN: Tamam

Y-ERKEK: Oldu

TAHSİN: Tamam

Y-ERKEK: Oldu abi

TAHSİN: Haydi Allaha emanet ol.


İDDİALARI İNKAR ETTİ • Zabıta Müdürü İsmet Öztürk, polis sorgusunda görüşmeye ilişkin şunları söylüyor: “Tahsin Pehlivanoğlu isimli şahıs ile belirtilen görüşmeyi ben yaptım. Tahsin isimli şahsa ‘Abi şu karar gelmedi bugün yarın çıkar ben bi takip ettirim şey yaptık.

Karar gelsin mühürleyeceğiz... Sen gerek yok, biz gereğini yapacağız’ dememdeki gaye yukarıda da belirttiğim gibi Memduha Arabacı isimli şahsın belediye encümenine havale edilen tutanağın kararı geldiğinde, Memduha isimli şahsın işyerinin mühürleneceğini belirtmekteyim.

Ben bu zamana kadar amirlerimin haricinde kimseden talimat alarak herhangi bir iş yapmış değilim. Dolayısıyla da Tahsin isimli şahsın talimatıyla hareket eden bir şahıs değilim. ‘Onlar da burada yok’ derken kelimeyi neden kullandığımı şu an için hatırlamıyorum... Pehlivanoğlu’ndan hiçbir menfaatim olmamıştır.”

http://www.taraf.com.tr/haber.asp?id=15905
------------------------------------------------------

Keçiören

Ahmet Altan - 31.08.2008
Mafya romantizmini anlatan filmleri severim.
Hayatlarını ortaya koyan insanların birbirleriyle çatışması, büyük güvenlik güçlerinin elinden kurtulmaya uğraşması, dostlukları, ihanetleri, bunların arasına bir aşk sığdırmaya uğraşmaları hep ilgi çekicidir.Böyle filmlerde genellikle mafyayı tutarsınız.Ama dar bir yerde, bir mahallede, bir köyde, bir kasabada, mafya yönetimle elele vererek oradaki çaresiz insanlara zulmetmeye başladığında, romantizm biter, rezilce bir baskı başlar.Öyle filmlerde mafyanın ezdiği insanlarla bir hissedersiniz kendinizi.
Keçiören’deki insanların polis kayıtlarına geçmiş şikâyetlerini okuduğumda doğrusu içim öfkeyle doldu.
Onların nasıl insafsızca sahipsiz bırakıldıklarını hissettim.
Dikkatlerin Keçiören’e dönmesi, biliyorsunuz, oradaki zabıtaların bir büfeciyi çivili sopalarla dövmesiyle başladı.
Bir dükkâna girip oradaki insanı vahşice dövüyorlardı.
Önce mesele bir “içki” meselesi olarak algılandı.AKP’li belediye başkanıyla adamlarının, bölgede içki satışından hoşlanmadıkları için bu satışı zorbalıkla engelledikleri görüntüsü yayıldı.Ama olaya biraz daha yakından bakınca gerçeklerin pek öyle olmadığı anlaşıldı.
Zulüm vardı.İnsanları eziyorlardı.
Dövüyorlardı.
Korkutuyorlardı.
Sindiriyorlardı.
Yaptıklarının da ne dinle ne imanla alakası vardı.
Anlaşıldığı kadarıyla orası ciddi bir çıkar grubunun eline geçmişti.
Büfeciyi döven zabıtaların şefinin bir çeteciyle ilişkileri ve telefon kayıtları çıktı önce ortaya.
Bölgeyi haraca kesen çeteci ise Ergenekon sanığı başka bir mafya reisine bağlıydı.
Keçiören halkı, zabıtalarla Mafyanın ortak baskısı altına girmişti şikâyetçilere göre.
Mafya hoşlanmadığı insanların dükkânlarını basıyor, şikâyetçi olanları kurşunluyor, buna karşı çıkan ve polise şikâyette bulunan olursa onların işyerleri de çeşitli nedenlerle belediye tarafından kapatılıyordu.
Belediye başkanı şikâyetleri dinlemiyordu.
Bütün bunları şikâyetçilerin poliste verdikleri ifadelerden okudum.Ben okudum ama Ankara’nın burnunun dibindeki olaylarla ilgili hükümetin üyeleri de, başbakan da tek satır okumamıştı.Hiç kimse Keçiören Zabıta Müdürü'nün bir çete reisiyle bağlantısı olmasından rahatsızlık duymamıştı.Niye öyle birinin zabıta müdürü yapıldığını sormamıştı.
AKP, bir yandan Ergenekon’da “sonuna kadar” gidilmesini destekler gibi duruyordu ama bir yandan da kendine bağlı bir belediye bölgesinde Ergenekon sanıklarıyla bağlantılı bir çetenin cirit atmasına aldırmıyordu.Oradaki insanlara yardım etmek için kılını bile kıpırdatmıyordu.AKP yönetimine göre, AKP’lilerin Ergenekon bağlantılı ilişkiler kurması doğal mı?
Çetelerle işbirliği yapması serbest mi?
Niye bugüne kadar o ilçede neler olup bittiğini merak etmediler?
Niye hiçbir Ankara milletvekili gidip oradaki şikâyetçi esnafı dinlemedi?
Haraç vermeyen bir kasap dükkânının kurşunlanması, dükkân sahibinin silahla karşılık vermesi üzerine çatışma çıkması hiç mi kimsenin dikkatini çekmez?
Bu sahneye tanık olan bir kuaför kadının susturulması hiç mi merak edilmez?
Kimse şikâyetçilerin ifadelerini okumaz mı?
Zabıta müdürünün polis kayıtlarına geçen ilişkileri soruşturulmaz mı?
AKP, kendi adamlarına karşı fazla “yumuşak” gözüküyor.
Şaban Dişli’nin “yolsuzluk” iddiaları onlarda hızlı bir refleks yaratmıyor
Yavaş davranıyorlar.
Kendilerine ait belediyelerde olanlara da sırtlarını dönüyorlar.

Başbakan, bir yarım saatini ayırıp Keçiören’deki şikâyetçi insanların ifadelerini bir okusun.
Orada bir zorbalık yaşanıyor.Üstelik bir de buna din kisvesi giydiriliyor.Din adına baskı yapma hakkına kimse sahip değil.Bu her açıdan suç.Bir kere buna tevessül eden bütün AKP belediyeleri engellenmeli.Ama bir de haraç işlerine “din” maskesi takanlar var. Keçiören Belediye Başkanı, çetelerle ilişkisi kayıtlara geçmiş birini niye zabıta müdürü yaptığını açıklamalı.Sonra o bölgeyi haraca kestiği söylenen çetenin reisiyle nasıl bir yakınlığı olduğu konusunda bilgi vermeli.Hükümet, bu ilçedeki insanların şikâyetlerini dinlemeli.

“Sırf AKP düşmanlığından böyle ifadeler veriyorlar” derlerse eğer, onlara hemen zabıta müdürünün çete reisiyle yaptığı konuşmaların kayıtlarını okumalarını öneririm.
AKP’nin ciddi bir “samimiyet” sorunu var.Yolsuzluğa, suça karşı olduğunu söylüyor ama bu işleri yapanlar AKP’li olduğu vakit ciddi tepkiler göstermiyor.Neden?
Bir iktidar, ülkedeki pislikleri temizlemek istediğini söylediğinde önce kendi içinden başlamalı.
Keçiören’e bir baksınlar.
Ben baktım, dehşete düştüm.
Bakalım onlar baktığında neler hissedecekler.
Bakarlarsa tabii.
Kendi üyelerinin yaptıklarına bakmaktan hoşlanmıyor gibi duruyorlar çünkü.